Son zamanlarda sosyal medyada psikologlar tarafından üretilen içeriklerin çoğu, başkalarının size ne kadar zarar verdiğine odaklanıyor.

“Narsisist bir partnerle yaşamak”, “olgunlaşmamış ebeveynlerle büyümek”, “red flag davranışlar” gibi başlıklar artık hepimizin gündelik diline yerleşmiş durumda.

Bu içerikler, görünürde insanların kendilerini korumasına, ilişkilerde sınır koymasına yardımcı oluyor.
Ama bir noktadan sonra insanın aklına şu soru düşüyor:

Bu anlatılar gerçekten farkındalık mı yaratıyor, yoksa ötekini suçlamayı mı meşrulaştırıyor?

Psikolojinin dili, özünde insanın karmaşıklığını anlamaya dayanır. Fakat sosyal medyada bu karmaşıklık çoğu zaman basitleştiriliyor.

“Red flag mi değil mi?” gibi içerikler, sanki bir “optimum insan” formülü varmış gibi davranıyor.

Bir grup insanın özellikleri “ideal” olarak sunuluyor. Diğerleri ise “kaçınılması gerekenler” listesine ekleniyor.

Bu dili günlük hayatta kullanmak anlaşılabilir belki, ama bunu bir psikolog, yani insan ruhu üzerine uzmanlığı olan biri yaptığında işler değişiyor. Çünkü bu noktada psikolojinin dilinden değil, gücün dilinden bahsetmeye başlıyoruz.

Psikologun söylediği her cümle bir tür onay ya da yargı gücü taşıyor.
Birçok insan da bu içeriklerle karşılaştığında, “Evet, sevgilimin davranışları red flag”, “Bu isteklerim zaten bare minimum” gibi düşüncelerle kendi hikâyesine dönüyor. Ve bu düşünceler, alandaki bir uzman tarafından onaylanmış hissi yarattığında, insanın iç sesi biraz daha kısılıyor.

Aslında bu çok insani bir şey. Duymaya hazır olduğumuz bir şeyi, yetkin birinden duymak isteriz.
Tıpkı bir doktorun kabızlık için söylediği önerileri dinlerken “demek ki bende de bu yüzden oluyormuş” dememiz gibi.
Ama şu soruyu sormadan geçemeyiz.

Herkesin bağırsakları gerçekten aynı sebeple mi işlevini kaybeder?

Psikolojide de durum benzer.
Bu genellemeci dil, kişisel hikâyelerin özgünlüğünü yok ediyor. Herkesin yaşadığı acı, öfke, kırgınlık sanki aynı nedenden kaynaklanıyormuş gibi anlatılıyor. Böyle olunca da öznellik kayboluyor. Kişi kendi hikâyesini anlamaya çalışmak yerine, hazır kategorilerden birine sığınıyor.

Ve bazen bu dili kullanan kişiler farkında olmadan kendilerini “iyilik kurbanı” konumuna yerleştiriyor.
“Ben bu kadar iyi, özenli, anlayışlı biriyken başıma gelenler…”
“Ben bunu hak etmedim.”
Evet, hak etmediniz belki.
Ama birinin çıkıp “Bu davranış yanlıştı, bunu alkışlayalım, bunu da yuhlayalım” demesini de hak etmiyorsunuz.
Asıl hakkınız, yaşadıklarınızın sizin için ne anlama geldiğini keşfetmek.

Çünkü psikolojinin özü bu.
Anlamaya çalışmak.

Yargı dağıtmak, kategorilere ayırmak, “doğru”yu tarif etmek değil.
Bir terapistin görevi, sizin hikâyenizi kalıplara oturtmak değil. O hikâyeyi sizinle birlikte açmak, dönüştürmek.

Bugün sosyal medyada psikolojinin dili zaman zaman “Güzin Abla” tonuna yaklaşıyor. Herkes için geçerli reçeteler, doğru davranış listeleri, “kaçmanız gereken insanlar” katalogları.
Oysa insan ruhu, böyle kolay sınıflandırılamayacak kadar karmaşık.

Belki de artık psikolojinin popülerleşmesini değil, derinleşmesini konuşmamız gerekiyor.
Çünkü herkesin kendi hikâyesi var.

Ve o hikâyeye hiçbir “red flag” listesi sığmaz.

Kln. Psk. Betül Albayrak

Tüm Yazıları>>